15 Haziran 2016 Çarşamba

Michele

1940 lı yılların başı... Paris’te bir opera sahne alacak, ancak baş rolü oynayan Soprano hastalanıyor. Sahneye çıkması mümkün değil... Yerine sahne alabilecek genç, 17 yaşında bir kızı işaret ediyor. 17 yaşındaki kız, operada keman dersi alırken sesinin güzelliği ve kabiliyeti keşfedilen birisi aslında.
Sesi güzel olunca, soprano olarak eğitiliyor öğretmenler tarafından, yani konservatuvar eğitimi almamış... Opera perdelerini açıyor ve 17 yaşındaki kız sahnede... Müthiş başarılı bir performans sergiliyor oyun boyunca ve ayakta alkışlanıyor... Ertesi gün kızın evine düzinelerce gül, karanfil gibi çiçekler geliyor... Gönderen herhangi isimli bir adam! Bu kadar yoğun talep olunca tanışma gerçekleşiyor... Adam, 40 küsur yaşında oldukça ünlü bir casus, kız ise 17 yaşında... Casus adam, kızı operanın localarından birinden seyretmiş ve bayılmış, ısrarla evlenmek istiyor. Kızın ailesi, tanınmış bir mobilya imalatçısı aile... Kızın evebeyinleri bu evliliği kesinlikle onaylamıyor, karşı çıkıyorlar. Ancak, 17 yaşındaki tazeye laf anlatmak ne mümkün! Kızımız casus adamla evleniyor, üstelik iki tane de kızları oluyor, üstüste... Bu sırada Paris yanıyor! İkinci dünya savaşının en sıcak günleri, Paris bombalanıyor veeee damadımız casus adam bombalama sırasında hayatını kaybediyor. Bu sırada 19 yaşamış olan kızımız, iki minnacık çocuk ve casus adamın çok kıymetli diye verdiği bir broşla baba evine geri dönüyor. Çocuklar ve kız baba evine kabul edilebilir! Ama bir şartla: casus adamın adı anılmayacak, ondan hiç bahsedilmeyecek ve çocuklar onu baba bilmeyecekler! 19 yaşındaki kız çaresiz kabul ediyor ve yeni bir yaşam başlıyor onlar için... Bütün bu trajedi yaşanırken, Rus mafyası boş durmuyor! Casus adamın genç karısına verdiği çok kıymetli broş, Rus Çarlarından birine aitmiş, onu kadını ve çocuklarını ölümle tehdit ederek geri alıyorlar...
            İkinci dünya savaşının en sıcak günleri, Paris yanıp bombalanırken, 19 yaşındaki kadın dul kalıyor, en değerli serveti broşu kaybediyor... Gel gör ki hayat devam ediyor veee kızın otoriter babası, çocukların dedesi mahalledeki güzel bir hanımla aşk yaşarken yakalanıyor. 19 yaşındaki kadının Annesi İsviçre asıllı, kocasına kızıp, bırakıp gidecek bir yeri yok, o nedenle durumu kabul ediyor. Ancak, dede çok düşünceli bir adam, “karım küçük düştü” diye Paris’i terk edip, başka güzel bir kentte kendilerine yaşam kuruyorlar...
            Geçen hafta birkaç günlüğüne Michele (Mişel okunuyor) isimli bir konuğum vardı, burada kısaca yazdıklarım onun hayatı... Casus adam, onun –kendisi 17 aylıkken ölen- babası ve kocasından 20 küsur yaş küçük olan kadın da annesi...
            Rahmetli Dun Gifford –John Kennedy’nin konuşmalarını yazan adam- “Yemek, iyi bir Büyükelçidir” derdi. Gerçekten öyledir, çok farklı insanlarla tanışıyorsunuz, hoşça vakit geçirip, öğrenmenin yanısıra, farklı konularda bilgi sahibi oluyorsunuz ve herşeyden önemlisi de kalıcı arkadaşlıklar kurabiliyorsunuz. İşte ben de Michele’le böyle bir nedenle tanıştım.
Hiç tanımadığı Babasının casus olması Michele’i maceraperestlik açısından etkilemiş herhalde... Kendisi, antropolog, aşçı ve daha bir sürü şey... Fransızca ve İngilizceyi ana dil olarak konuşuyor. Bildiği başka lisanlar da var! Çok sempatik bir kadın, dünyanın her yerinde arkadaşları var, onların evlerinde kalarak dünyayı öğreniyor. İstanbul’a Tebriz’den geldi. İran’da özellikle dışarı çıkarken, -balkon da dahil- kadınların başlarını örtmeleri gerekiyormuş. Michele: “balkona çıkarken ev sahibi terlik giymemi istiyordu. Birkaç keresinde aynı anda hem terlik giyip, hem de kafamı örtmeyi beceremediğim için ev sahibim çok kızdı” dedi. Böyle ilginç deneyimler de ediniyor ve bana aktarıyor...
            En büyük özelliklerinden birisi iyi bir aşçı olması Michele’in... İsviçre-Fransa karışımı bir anneanne’nin elinin altında büyümüş ve Fransız mutfağının klasik bilgileri dağarcığına işlemiş. Zaten Amerika’da Fransız yemekleri pişirdiği bir de restoranı var. Amerika’da alkol satma ruhsatı oldukça pahalı, o nedenle içkinizi kendiniz götürebileceğiniz restoranlar var. Michele’ki de onlardan birisi... Örneğin beyaz şarap götürdüyseniz, onu soğutup servis yapmaları karşılığında ufak bir bedel alıyorlar tabii. Michele’in bazı müşterileri içecekleri şarapları kasa ile kendisine gönderiyorlarmış. Michele onun hesabını tutup, bitmeye yakın, “stok bitiyor,  tekrar gönder” diye ikaz da edermiş. Müşteri hoşluk olsun diye arada bir iki şişe de Michele’e hediye ediyormuş. Bence güzel bir yöntem... Bizim sıradan alkol satan lokantalarımız şarap açısından felaket! Genellikle mönülerde piyasadaki en ucuz şarap bulunuyor. Bizde de böyle bir uygulama olsa, hiç üşenmez şarabımı götürürüm.
            Michele iyi aşçılığı sayesinde Sibirya’dan tutun Avusturalya’ya kadar restoran sahipleri tarafından istenerek ağırlanıyor. Restoranlarında yemek pişiriyor, ona karşılık da restoran sahipleri onu misafir ediyorlar. Michele bana İran’dan safran getirmiş... Hadi, onu kullanacağımız bir yemek yapalım dedim. İran  usulü pilav yapmaya karar verdik. İran usülü pilavın en büyük özelliği dibinin tencereye tutturulması... Pilavın altı, biraz kabuk bağlıyor ve altı nar gibi kızarıyor. Bu tür pilav için Basmati pirinci kullandık. Önce pilavı pişirip, sonra kızgın tereyağı döktük ve dinlendirdik. Epey dinlendirdikten sonra pilavın içine bir yarım limon koyup, çok az da su ilave edip, dibini tutmasını bekledik. 45 dakikada dibi kabuk bağladı ama nar gibi kızarmadı! Tadı filan gayet güzel di afiyetle yedik...
            Şimdi inanmayacaksınız! Bu kadar basit bir işlem için ne kadar bulaşık çıktı, biliyor musunuz? Keşke fotoğrafını çekseydim! Pilavı önce demir döküm bir tencerede pişirmek istedi, itiraz ettim! Dibi tutmuş bir demir döküm tencereyi ben nasıl temizleyecektim? Uzun süre ıslayarak belki temizleyebilirdim. Kolayına kaçtım teflon kullandım! Aklıma gelse, tereyağ miktarını artırıp bakır tencereye koyardım, tıpkı su böreği gibi nar renginde kızarırdı, aklıma gelmedi! Bunun gibi örneklerle dünyanın bulaşığı çıktı! Hatırlıyorum bir kere de balıklı içli köfte öğrenmek istemiştim... O zaman da inanılmaz bulaşık çıkarmıştı bana öğreten hanım! Bunları neden yazdım? Asla şikayet etmek için değil! Hangi mutfak olursa olsun eğer, klasik bilgileri yeterince almışsanız, daha doğrusu sindirmişseniz iyi bir aşçısınız demektir. İşte bu nedenle 15-20 sene evvel, Avrupa Birliği İtalyan annelere çocuklarına aşçılık öğretsinler diye destek veriyordu. Şimdi daha iyi anlıyorum, neden ben yetişirken Annem, babam ısrarla benim yemek pişirmesini öğrenmemi istediler. Gerçekten de yemek pişirmesini biliyorsanız iyi bir yeteneğiniz var demektir. Yalnız unutmamak gerekir, sonrada kazanılmış deneyimle, genç yaşlarda gözetlenerek öğrenilenlerin arasında epey fark var. Daha doğrusu her iki deneyim bir araya getirilince muhteşem ikili oluşturuluyor.
            Michele ile konuştuğumuz konulardan birisi de lokanta ve kafelerdi...Bana gastronominin zirvesi Fransa da bile çoğu kafe’nin saat 12:00 de başlayacak öğle yemeği servisi için saat 11:00 de açıldığını söyledi. Dediğine göre, bu kafelere saat 11:00 de içerisinde dondurulmuş yiyecekler olan bir soğuk zincir kamyonu yanaşıyor, gelen mallar kafedeki derin dondurucuya aktarılıyor. Kafe servise başladığında siparişe göre, ısmarlanan yemek ya kızartma tenceresine, ya mikrodalga fırına veya normal fırına giriyor o kadar! Peki, İstanbul için bu resim farklı mı? Tabii ki hayır! Aynı şey burada da oluyor. Sipariş ettiğiniz herşey derin dondurucudan çıkıp, bir türlü ısıtılıyor veya pişirilip önünüze geliyor. Hatta, bu tür kafelerde artık aşçı bile çalıştırmayıp, sıradan gençlere yiyecekleri ısıtmasını veya servise hazırlamasını hale getirmesini öğretiyorlarmış.
            Michele, İstanbul’da çok kısa süre kalmasınaa rağmen, Eleos restorant’a gitmek şansı oldu. Benim pek beğendiğim bir yerdir orası... Ancak, Michele hiç beğenmedi! Beğenmeme nedeni ahtapot! Dondurulmuş ahtapot ızgara edilerek servis edilmiş. Taze olsa hafif gevrek olacak ahtapot, çözülürken birçok özelliğini kaybettiği için katiyen gevrek olmuyor tabii. Michele’nin deyimiyle “mucuk mucuk” oluyor! Aynı şeyi ben Mersin Divan Oteli’nde içli köfte ile yaşadım. Donmuş içli köfte pişerken içi tuhaf bir renk alıyor ve mucuk oluyor!

            Ne dersiniz? Artık bu lokantaların/Kafelerin dondurulmuş yiyecekleri servis yaparken biraz düşünmeleri gerekmez mi? Örneğin Eleos, taze ahtapot bulabildiği zaman mönüsüne koymalı, tıpkı Kos/İstanköy adasındaki Fatma Hanım gibi... İşte o zaman gevrek, lezzetli ahtapot yedirebilir bize...

Yazarın diğer yazıları: http://www.ayfertuzcuunsal.com/ adresinde

1 yorum:

WELAJANS Web sitesi çözümleri; Sizin de bir web siteniz olabilir. ->>> htt:// www.sitepaneli.net