23 Ağustos 2015 Pazar

Ehneş'liler Fırat'in Fenike'lileriydi

Geçen hafta yazdığım Ehneş yazısının devamı... Kendi üslubumdan ziyade yazarın stiline sadık kalmaya çalıştım!
Fıstık yetiştirmede usta insanlar, fıstığı, özel hazırladıkları bahçelere ekerler. Bahar mevsimi olunca bunlar yeşerir, dal verir. Çiçek açıp  yeşil ağaç olurlar.
Ve sıklıkla olan bir şey daha vardı: Eylül’de fıstık hasadı yapılırken çok sayıda fıstık toprağa düşer ve herhangi bir bakım olmadan bahar aylarında yeşerirdi. Ehneşliler bütün yeşeren bu minik fıstıkları büyük sabırla topraktan çeker, özel toprak serdikleri bir bahçeye dikerlerdi. Buraya dikerken ağaç sayısının çok kalabalık olmamasına dikkat ederlerdi. 1-2 yıl içerisinde bu minik ağaçlar yetişir sağlıklı birer fide olurlardı.

Fıstığı aşılamak, çok hassas; dikkat isteyen; ön çalışma gerektiren bir işlemdir. Mutlakadeneyimli bir aşıcı tarafından yapılması gerekir. Eğer, aşıcı deneyimsizse, onca seneler uğraşarak yetiştirdiğiniz fıstık ağacı ve emekleriniz boşa giderdi. Eğer aşıcı usta değilse, aşıyı tutturamazsa, siz gelecek senenin baharını beklemek zorunda kalırdınız. Şimdi size, nasıl aşı yapıldığını anlatalım: Sakız denilen bitki gereksiz dallar kesilerek budanır. Budam sırasında sakız ağacında sadece iki düzgün dal bırakılır. Diğer taraftan başka iyi bir fıstık ağacından, iki sağlıklı dal kesilir. Kesilen dal, budanan sakız ağacının dalına sıkıca iple ve bezle bağlanır. Bu işlemi doğru yapamazsanız ağaç aşı tutmaz.
Aşı tutarsa ağaç fıstık vermeye başlar. Ancak, bu genç ağacın çok da tehlikeli düşmanları vardır:hayvanlarinsanlar ve uçan böcekler... Ağaç baharda gayet lezzetli, burç denen bir çiçek açar. Fıstık ağaçları çiçek açarken bahçeye hayvanların girmesi kesinlikle yasaktır. Koyun; keçi ve sığır bu çiçekli dalları yiyebilirler. Ehneş’i idare eden muhtar, fıstıklıklara hayvanların zarar vermemesi konusunda kesin cezalar uygulardı. Özellikle besi için sürü hayvanı besleyenlerle fıstık ağaçları sahipleri arasında  sık sık kavgalar olmuştur. Bazen bu kavgalar mahkemeye kadar intikal etmiştir.
Fıstık ağacının üç mevsimi olur. İlk mevsim bahardır. Bu mevsimde ağaç çiçek açar.  İkinci mevsim yazdır: Yazın, çiçek meyveye dönüşür. Üçüncü mevsim sonbahardır, hem hasat olur hem de mevsim sonuna doğru yapraklar dökülür, ağaçlar çıplak kalır.
Baharda fıstık çiçek açtığı zaman, başka bir düşman daha vardı. Bazan dolu bazen sağanak yağmur yağdıran doğa idi! Bu dönemde çok lezzetli hale gelen fıstık sürgünleri cazip bir yiyecek olarak herkesi kendine çekerdi.
Dolu ise, fıstık çiçeklerinin dökülmesine neden olur, fıstığın oluşmasını engeller, bir senelik emek boşa giderdi. Gelelim ikinci mevsime; eğer fıstık; her türlü düşmandan ve doludan kurtulmuş, var olup büyümüşse bu sefer en tehlikeli düşmanı olan insan devreye girerdi. Yazın sonuna doğru adeta hevenkler halinde asılan kırmızı renkli fıstıklar, fıstık bahçelerinin etrafında sıkca dolaşan hırsızlar tarafından toplanmak isterdi. İşte bu nedenle Ehneşliler fıstık bahçelerinde gece-gündüz av tüfekleriyle nöbet tutarlardı. Gelelim üçüncü mevsime... Bu seferde yaprakları dökülen taze çıplak dallar, hayvanların ilgisini çeker, kolaylıkla kırılan bu güzel dalları afiyetle yerlerdi. İşte böyle, fıstık pazara gitmeden bu kadar risk yaşanırdı.
Bütün Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde Rumkale fıstık yetiştirme merkeziydi. Fıstığın pazarlandığı en büyük market ise Antep’ti. Ehneşliler kendi yetiştirdikleri fıstığın yanısıra çevredeki Kürt ve Türk köylerinden de fıstık toplarlardı. Fıstığı Antepli tüccarlar aracılığı ile Avrupa ve Amerika’ya satarlardı. Bu güzel ürün, 2,5 okkası 1 Osmanlı Altını’na satılırdı. (Armen, 2,5 Okkanın 5 kilo edeceğini söyledi.) Kitap da para birimi olarak Osmanlı altını çıkardığı ses nedeniyle şıkır diye isimlendiriliyor.
Ehneş’te yaşayan Ermeniler yakındaki köylülere ait tarları da kiralar, fıstık yetiştirmenin yanısıraüzüm de yetiştirirlerdi. Bunlardan başka, hayvancılık ve arıcılık da yaparlardı. Ayrıca, iyi taş ustalığıayakkabıcılıkmarangozluk ve kasaplık yaparlardı. Bütün bu sanatları ülke çapında icra ettikleri için aranılan ustalardı.
Bazılarının buğday gibi tahıl sattıkları özel dükkanları vardı. Bazıları ise bakkallık yaparlardı. Bölgedeki Türk ve Kürt köyleriyle yakın ilişki içerisindeydiler. Fırat nehri Ehneş’in tarlalarını ve bahçelerini okşayarak akardı adeta. Bu nedenle de, çevredeki köylülerin de faydalandığı iki su değirmeni vardı Ehneş’te.
Nil nehri nasıl Mısır için Tanrı’nın bir lütfuysa Fırat nehri de etrafındaki köy ve kasabaları besleyen büyük bir nimetti bölgede yaşayan insanlar için. Nil nehrinin taşkınlarından ve kanal sulamasından insanlar faydalanırdı. Gel gör ki, Fırat’ın kenarında yaşayan insanlar için durum böyle değildi. İnsanların aklına kanal açıp, tarlarını sulamak gelmezdi, tam tersine bazen bir kova su için adam öldürdükleri olurdu. Ehneşliler böyle değildi! Onlar, Fırat’tan gayet güzel faydalanırlardı. Belki de Fırat’ın bereketli suyundan tek faydalanan köy Ehneş’ti.
Yaz günlerinde Fırat nehrinin seviyesi düşünce nehrin yatağında kumdan adacıklar oluşurdu. Ehneşliler bu adacıklara  fasulyemısırkarpuzsalatalık ve hıta dikerlerdi. Tam Ehneş köyünün karşısında  Fırat nehrinin ortasında bir ada vardı, buraya köydeki tüm aileler eşit olarak bostan yapar, kavunkarpuz ve gabiye ekerlerdi. Burada yetişen kavun ve karpuz çok lezzetli olurdu, hatta hem kavunun hem de karpuzun reçeli yapılırdı.
Ehneşliler Fırat’ın Finikelileriydiler. Cesur yüzücüler ve gemiciler bu köyden yetişirdi. Fırat’ın üzerinde sal ile bir güneye, bir kuzeye gidip gelirlerdi. Hem alışveriş eder; hem de sal ile eşya, yiyecek taşırlardı.
Fırat’ın üzerinde bu şekilde gemicilik yapmak hiç de kolay değildi. Fırat, coşkun akardı çünkü. Hatta, yaptıkları işi maceraperestlik diye isimlendirebilirsiniz. Bütün dikkate rağmen, Fırat’ın insan ve hayvanları aldığı da olurdu. Ehneş, Fırat kenarında olmasına rağmen, nehirden 200 metre yüksekte kurulmuştu. Bu yüzden sel bastığı zaman, köylü fazla zarar görmez; sadece tarla ve bahçeler bazen 3 ay suyun altında kalırdı. Tarlalar su ile kaplı olduğu için o mevsimde çalışılmazdı.
Sel basınca nehrin üzerindeki taşımacılık da dururdu. Ama Ehneşliler çok cesurlardı ve hem ağaçtan yapılmış kayık; hem de sallarıyla Fırat’ın kenarındaki köylerde ticari faaliyetlerini sürdürürlerdi.
Sel sırasında, bazı kayıplar olurdu ama, bir taraftan da bereket gelirdi. Suların çekilmesiyle tarlaların verimi artardı, bu adeta Tanrının bir lütfuydu. Ehneşliler, anayasanın ilan edildiği 1908’den önce gemiciliği sal ile yaparlardı, sonra daha modern gemicilik yapmaya başladılar. Ehneş’e, Fırat üzerinden 1,5 saat mesafede Birecik’teki tersanede iyi ağaçlar kullanarak dayanıklı gemiler yaptılar. Bu gemilerin bazıları 5 ton yük taşıyabilirdi.

Burç: Dallardaki taze yaprak ve filiz
Gabiye: Fırat nehri üzerinde barajlar olmadığı yıllarda, özellikle coşkun bahar taşkınlarından sonra, yazları suyun seviyesi biraz düşer ve Fırat nehrinde adacıklar oluşurmuş. Yukardaki yazıda da belirttiğimiz gibi bu adacıklara sal ile gidilir ve kavun karpuz ekilirmiş. Gabiye de özellikle kışa saklanan bir kavun çeşidi... Hasat edildikten sonra saklanmak üzere samanın içerisine konuyor.
2.Mahmut döneminde Osmanlı ordusuna danışmalık yapan ve Nizip savaşına da katılan Alman General Helmuth Von Moltke, 1836 yılında Urfa'da kaleme aldığı mektubunda askeri bir gözle bölgeyi kayıt altına alır ve Birecik’in bu yönü üzerinde durur. Moltke’nin mektubunda yazılanBirecik şu şekilde tarif edilmektedir. "Mevkii bakımından asıl önemli olan yer, haritaların Birth yahut bir olarak adlandırdıkları Belecik ya da Birecik’tir. Nehir burada dik kaya duvarları arasından çıkıyor, artık ta ağzına kadar hep ovadan geçiyor ve üzerinden gemi işler hale geliyor.


Yazarın diğer yazıları: http://www.ayfertuzcuunsal.com/ adresinde

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

WELAJANS Web sitesi çözümleri; Sizin de bir web siteniz olabilir. ->>> htt:// www.sitepaneli.net