16 Ağustos 2013 Cuma

Glokal ve kureyel bir dünya

Bugün, 7. Füsun Sayek Festivalinde konuşan Aykan Erdemir’i dinlemeye devam ediyoruz:
“Biz işçi istedik insan geldi”. Yani biz, savaşta yıkılmış Avrupa’yı yeniden inşa edip, memleketlerine yeniden dönmesi gereken misafir işçiler istedik, ama onlar dönmediler. Emekleriyle kurdukları o ülkeyi vatan bildiler, evlendiler, çoluk çocuk sahibi oldular. Ve orada yeni bir yaşam kurdular. Yani aslında onlar ilk günden itibaren insan olarak gelmişlerdi ve o ülkelerde de insan olarak yaşamak istiyorlardı.

 İşte bu sancılar, yani gelen toplulukların farklı kültürleri, inançları, yemekleri, müzikleri ile Avrupa’nın parçası olması, belli sancıları da beraberinde getirdi. Bu sancıların bir yansıması da çok kültürlülük kavramı idi. Çok kültürlülük bu süreçte, yeni bri Avrupa ve yeni bir ulus kültürü yaratmanın ifadesiydi aslında. Ve bu süreçte şunu görmüş olduk: aslında Fransız devriminden itibaren uzun bir mücadelenin sonucu olarak kurulmuş olan ulus devletler, yani geçmişle kıyasladığımızda aslında daha homojen, aynı dili konuşan, çoğu aynı inanca mensup, aynı Milli Eğitim sisteminden geçmiş, bu yeni milletler, aradan çok da vakit geçmeden aslında başka bir rotaya doğru dümen kırıyor. Bakın bu milletleşme, ulus devletleşme sürecini anlatan en iyi eserler nasıl İtalyanların yaratıldığını, nasıl Fransızların yaratıldığını anlatan eserlerdir. Yani, Fransızların olmadığı bir Fransadır ki Fransızları yaratmıştır. İtalyanların olmadığı bir İtalyadır ki, İtalyanları yaratmıştır, yani, önce bir ulus devlet kurulmuştur. Bir siyasi birlik sağlanmıştır, ve daha sonra eğitimle, basın yoluyla, kitaplarla ortak bir bilince ve kültüre sahip, ortak bir siyasete sahip milletler yaratılmıştır. Ama bu çok uzun sürmemiştir. İşte az önce örneğini verdik: İkinci dünya savaşı sonrasında artık yeni bir ülke modeli, yeni bir kıta modeli gerekli kılınmıştır ve yeni modelde de çok farklı dilleri konuşan, çok farklı kıtalardan gelmiş, çok farklı inançlara sahip, çok farklı “kültürlere” sahip insanları birarada nasıl yaşatırız düşüncesi öne çıkmıştır. Ve bu öyle bir süreçtir ki yalnızca devlete ilişkin bir zaruret değildir. Hemen kendi çocuklarınızı düşünün... Onların nasıl yetişmesini istiyorsunuz? Dünya vatandaşı olmalarını istiyorsunuz. Önlerinde eğitim ve iş imkanlarının açık olmasını istiyorsunuz. İşte bu da aynı süreçte ortaya çıkmıştır, yani bir yanan devlet kendini farklılıkları içerecek şekilde dönüştürürken bir yandan da biz vatandaşlar , insanlar çocuklarımız çok dilli olsun. Çocuklarımız dünyanın farklı kültürlerini öğrenerek büyüsün, çocuklarımız dünya vatandaşı olarak eğer Silikon Vadisinde çok başarılı olabileceklerse orada bir kariyer, orada bir hayat peşinden koşabilsinler isteriz. Ya da çocuklarımız eğer, Amerika’da ya da Arupa’da, ya da Avusturalya’da ya da Güney Afrika’da başarılı bir Üniversitede kendilerine bir doktora programı bulabileeklerse oraya gidebilsinler isteriz. Bu demektir ki artık günümüz dünyasında biz de sınır aşan; hayalleri, başarıları, rüyaları sınır, dur durak bilmeyen çocuklar istiyoruz, gençler istiyoruz. Bu da paralel bir süreç. Peki bu süreçte, yani yeni kurulan bir dünya var: sınırların kalktığı, küçülen bir dünya var. Biliyorsunuz “global”, “küresel” diye bir kelime var. Bir de “lokal”, “yerel” diye bir kelime var. Kimileri diyor ki; artık ne küresel bir dünya; ne yerel bir dünya; artık “glokal”/” küyerel” bir dünyadayız. Yani yerelle küreselin iç içe geçtiği bir dünyadayız ve gerek ulus devletler, gerek aileler, gerek bireyler kendilerini böyle bir dünyaya hazırlıyor.
Böyle bir dünyanın ben iddia ediyorum ki en önemli bilimrinden biri antropoloji, insan bilimidir. Farklı kültürleri, farklı yaşantıları çalışan bilim. Şimdi soracaksınız, peki, antropoloji nasıl bir bilimdir, nereden gelmiştirki çok kültürlü bir dünyanın ihtiyaç duyduğu bilgiyi üretir. Antropolojiyi çok sevme sebebim şudur: kendine en az güvenen bilimdir. Dünyada hiçbir bilim dalı yoktur ki, temel çalışma konusu olan, bu örnekteki gibi kültürür. Temel çalışma konusu hakkında hiçbir fikre sahip değildir. Bugün, dünyada kltür üzerine bir dönem süren doktora dersleri vardır. Ve dersin sonunda altı ay süren tartışmalardan sonra kültürün ne olduğunu tam olarak ne olduğunun ne olduğu konusunda hemfikir olmayan antropologlar bulacaksınız. Ve antropolojinin çıkışı da aynı şekilde çok mütevazi bir çıkıştır. Çünkü diğer tüm disiplinler kendinden çok emindir. Ama biz değilizdir, çünkü antropolojinin çıkışında bir zoraki antropolog vardır. Einstain yoktur. Yani müthiş zekasıyla olmayanı var eden bir kişi değil, az sonra anlatacağım hikayedn görceğiniz gibi, tesadüf eseri, şartların dayatması sonucu, pişmiş tavuğun başına gelmeyenler başına geldiği için antropolog olmuş bir kişi vardır. Bahsettiğim kişi bugün Polonya sınırları içinde olan güzel Krakow şehrinde doğmuş olan Bronislaw Malinowski. Doğduğu dönem gereği yaşadığı topraklar Avusturya-Macaristan imparatorluğu sınırları içerisindeydi. Dolayısiyele kendisi bir Avusturya vatandaşıdır.
Malinowski’nin antropolojiye katkılarını yarın yazayım.


Yazarın diğer yazıları: http://www.ayfertuzcuunsal.com/p/yazilari.html adresinde

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

WELAJANS Web sitesi çözümleri; Sizin de bir web siteniz olabilir. ->>> htt:// www.sitepaneli.net